Künye: 12 eylül ve Filistin günlüğü
Adil okay
Ütopya yayınevi mayıs 2008
GİRİŞ
1981–1982–1983.
Türkiye’de 12 Eylül’ün eza evleri, darağaçları, yargısız infazlar.
Lübnan’da Filistin kamplarında İsrail’in üzerimize yağdırdığı bombalar.
Dönüşü olmayan sürgün yıllarının başlangıcı.
Zor yıllardı… Zor aylar, zor günler... Neredeyse çeyrek yüzyıl geçti aradan. Neden bilmem, o yılları ne uzun uzun yazmayı, ne de anlatmayı düşünmüştüm. Gerçi 2004’te Yaser Arafat’ın ölümü ve 2006’da İsrail’in Lübnan’a saldırısı üzerine gazetelerde, dergilerde birkaç makalem yayınlanmış, ‘Yolcu’ adlı kitabımda yer alan birkaç öyküde ‘oralarda’ gezinmiş, ‘Sürgün, Araf ya da Öteki’ adlı denememde ve bazı şiirlerimde de o günlere kısa göndermeler yapmıştım. (Bu kitabı hazırlarken Corc Habaş hayatını kaybetti, onun anısına yazdığım makale ulusal basında yer aldı.) Ama hepsi o kadar. Aslında o zor yılları unuttuğumu sanmıştım. Ta ki, kaybettiğimi sandığım Filistin günlüğümü bulana değin.
Bir dosyanın içine, eski mektupların arasına karışan elinizdeki ‘Filistin Günlüğü’, Beyrut’tan Şam’a, Şam’dan Almanya’ya, oradan Paris’e ve en son Paris’ten Türkiye’ye 25 yıllık bir yolculuk yapmış ve sağ salim bana ulaşmıştı. Belki de o dosyanın içinde olduğu bilinseydi, ‘terörist’ damgası yemeyelim kaygısıyla bizzat bizim tarafımızdan imha edilebilirdi.
Nitekim 1983’te edindiğimiz uyduruk pasaportlarla Lübnan’dan ayrılıp yeni ülkeler aramaya giderken, arkada kalan arkadaşlarımıza emanet bıraktığımız fotoğraflar bir İsrail bombardımanında yok olmuştu.
25 yıl sonra hazine bulmuş gibi sevindiğim günlüğümü yeniden okurken, sanki yabancı bir insanın notlarını okuyorum izlenimine kapıldım. 1981 yılında, ilk 4 ay her gün, daha sonra da arasıra ek notlar halinde tuttuğum günlüğüm, Güney Lübnan’da Filistin kamplarında geçirdiğimiz bir buçuk yıllık dönemi kapsıyordu. Küçük boy bir defteri dolduran, birçok sayfası solmuş, ‘Filistin Günlüğü’ başlığı atılmış notları zorlukla bilgisayara geçtik. Sonuç çok çarpıcıydı. Elimizde kitap bütünlüğünde bir dosya, tarihi bir belge duruyordu. Çoğu bu gün yaşamayan (katledilen, kaybedilen ya da erken ölmeye mahkûm edilen) insanların sesleri, anıları, tanıklıkları, fotoğrafları neredeyse çeyrek yüzyıl bir sandığın dibinde gün ışığına çıkmayı beklemişti.
Kitaplara önsözü-tanıtım yazısını, yazarı değil genellikle başkası kaleme alır. Ama bu kez durum farklı. Çünkü günlükteki o dil, o üslup hem benim, hem benim değil. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, dünyayı güzelleştirmeye soyunan 20–25 yaşındaki delikanlıların duyguları, öfkeleri, inançları, hayal kırıklıkları okunuyor günlükte. Darbeden kaçıp bu kez sığındıkları ülkede, Lübnan’da, İsrail’in 12 Eylül Türkiye’sinden aşağı kalmayan barbarlığına karşı direnmeleri abartısız, yalın bir şekilde yer alıyor. Bu anlamda ben de bu tarihi belgeye, savaşın içinden yankılanan feryada, bir önsöz olmasa bile, giriş yazısı yazmalıyım diyorum. Bir dostun-dostların kitabını tanıtır gibi.
Bu bir anı kitabı değil. Anı kitaplarında gerçeklik değiştirilip estetize edilebilir. Oysa elinizdeki kitap kimi zaman hüzünle, kimi zaman neşeyle okunulan ham, otantik bir belge. Hatta naif. Burası çok önemli. Değiştirilmeden olduğu gibi yayınlanması. Edebiyat, güncelleme, bilimsel yöntem, yüksek estetik çabası yok.
Yani bu kitap, ne tek başına bir ‘Filistin Güncesi’, ne de anı kitabı. Bu kitap 12 Eylül Türkiyesinde ve 1981–1982 Lübnan’ında, Filistin kamplarında yaşananların fotoğrafı.
Günlüğü okurken o dönemin dilini, ruh halini, sloganlarını, heyecanı, inancı keşfedecek ve empati yapabileceksiniz.
II
Günlüğü bulup okuduktan sonra orada adı geçen arkadaşları düşündüm. Kimi çatışmalarda öldürülmüş, kimi sonraki yıllarda ölmüştü. Ama hâlâ yaşayanlar vardı. Onlara ulaşmalıydım. Birçoğuna hiçbir zaman ulaşamayacağımı biliyordum. Bazılarının hâlâ asıl isimlerini, nereli olduklarını, nereden gelip, nereye gittiklerini bilmiyordum. Ne de onlar benim künyemi biliyordu. O zamanlar illegalitenin kurallarına uyuyor, kod adlar kullanıyorduk. Her an ülkeye döner, 12 Eylül faşizmine karşı yeraltı mücadelesine başlarız diye asıl isimlerimizi birbirimizden gizliyorduk. Nereden bilebilirdik sürgün hayatımızın orada başladığını ve hiçbir zaman bitmeyeceğini.
Bu nedenle kaybolan-ölen yoldaşlarımın bana yazdıkları mektuplardan elimde kalanları, cezaevlerinden Lübnan’a illegal yollardan ulaştırılan mektupları hatta annemin, babamın, kardeşlerimin döneme tanıklık yapan mektuplarını kitaba koymaya karar verdim. Ne yazık ki birçoğu kaybolmuş, bazılarının da mürekkebi solmuş, okunmaz haldeydi. Tarihi birer belge olan bu mektuplar birer tanıktı. Gerçek ve maskesiz tanıklar. O zamanki ruh halini, kanayan yaraları, politik durumu, 12 Eylül Türkiye’sini ve İsrail siyonizmini betimliyordu. 1980–1983 arası Türkiye’den, Lübnan’dan, cezaevlerinden çoğu elden illegal gönderilen bu şifreli mektuplar, çeyrek yüzyıl sonra artık bana özel sayılmazlardı. Mektuplardaki umut, inanç, dayanışma (ve o koşullarda bile şiirden kopmamak), o dönemi bilmeyen, tanımayan gençlere örnek olabilirdi. Bu mektuplar günlükle birlikte yayınlanmalı, bir dönemin aydınlatılmasına hizmet etmeli ve gelecek kuşaklara mesaj vermeliydi. Ölen ve kaybolan yoldaşlarımız bir kez daha anılmalıydı. Bu mektuplar ölülerimizin konuşmalarıydı. Tarihe not düşmeydi.
Mektup, belge ve fotoğraflardan seçim yapmakta zorlandım. Arşivimde bulunan mektup ve belgelerin yarısından azını değerlendirebildim. Okuyucu açısından çok önemli görülmeyen bazı mektupları da ölen-öldürülen arkadaşlarımızın el yazıları olduğu için kitaba aldım. İç sorunlarımızı, dar grup tartışmalarını yansıtan mektup ve belgelere bilinçli olarak yer vermedim. Konu bu değildi. Arşivimde bulunan, kitapta yer almayan belge ve mektuplar bu konuda çalışma yapmak isteyen -tabi hâlâ sol değerlere sahip olan- herkese açıktır. Hazırladığım kitap ilk aşamada 350 sayfaya ulaştı. Daha sonra teknik nedenlerle sayfa sayısını azaltmak, mektupları ve söyleşileri kısaltmak zorunda kaldım. Kitapta yer alan çeyrek asırlık mektupların biri hariç tümü bana yazılmıştır. Fotoğraflarda ise hem benim, hem kader ortaklarımın arşivinden, hem de Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği sitesinden ve basından yararlandım.
Yani bu günlük, başta da söylediğim gibi tek başına bir Filistin Günlüğü değil, aynı zamanda 12 Eylül günlüğü olarak değerlendirilmeliydi. O nedenle kitaba tek başına ‘Filistin Günlüğü’ adını veremedim. Günlük her ne kadar Lübnan’da Filistin kamplarını betimliyor gibi görünse de, oradaki Türkiyeli devrimcilerin tümü 12 Eylül zadeydi ve kalpleri Türkiye’de darbeden sonra yakalanan, işkence gören, zindanlara tıkılan, idam edilen veya yeraltında yaşamak zorunda kalan yoldaşları, kardeşleri, eşleri için çarpıyordu.
III
12 Eylül darbesinin üzerinden neredeyse 28 yıl geçti. O yaralar hâlâ sessizce kanıyor. Sessizce diyorum çünkü ağız birliği etmişçesine tüm toplum susuyor. Yazarlar, aydınlar susuyor. Bu susuş suç ortaklığını çağrıştırıyor. Salt korku, yaşanılan travma veya sessiz protesto değil açıklaması. 12 Eylül darbesinden zarar görmeyenler de susuyor. Ve o dönem unutturulmaya çalışılıyor. Yeni kuşak tarihin o karanlık sayfasını okuyamıyor. Belleksiz, kişiliksiz, heyecansız bir gençlik yaratılıyor.
Kenan Evren ve çetesinin yıllarca uyguladığı devlet terörüne karşı, on yıllardır sessiz kalmanın hiçbir ciddi mazereti yok. Hiçbir siyasi analiz, psikanaliz o susan yazarları, ‘aydınları’ haklı kılamaz. Bir avuç duyarlı insanın dışında, o dönemi aydınlatmaya, darbecileri yargılamaya, 12 Eylül edebiyatı yapmaya kimse yanaşmıyor. O bir avuç insanın da toz duman arasında, egemen medyanın yarattığı iletişim kirliliği içinde sesi duyulmuyor. Asıl vahimi ise sol söylemli darbe destekçilerinin açıklamaları oluyor. ‘1971 darbesinin kurbanları masumdu, 12 Eylül darbesi ise masumlara karşı yapılmadı’ denilerek, yüz binlerce insana karşı uygulanan işkence, idam, zindan, sürgün hoş görülüyor. Ülkeyi devasa bir cezaevine dönüştüren darbeciler bilinçli veya bilinçsiz olarak aklanıyor
Oysa bu ülkede demokrasi mücadelesinin en onurlu yılları 1975–1980 arası dönem değil midir? (Eksikliklerine, hatalarına, iç çatışmalara karşın) Dağınık da olsa Türkiye sol hareketinin ilk kez hak, hukuk, özgürlük, eşitlik şiarlarıyla iktidara yaklaştığı, -güvenlik güçlerinin ve sivil faşist çetelerin elele saldırılarına rağmen- kitleselleştiği 1970’li yıllar değil midir? Ülkede sivil faşist çeteler saldırılarını tırmandırır, sol arenada yer alan işçi önderleri, öğrenci liderleri, öğretmenler, bilim insanları, şair-yazar ve gazeteciler, avukatlar katledilirken güvenlik güçleri seyrediyordu. (Seyirci kalmayıp müdahale etmek isteyen polisler de vardı elbette. Ama onların da gücü sözünü ettiğim faşist çetelere yetmiyordu.) Kontr-gerilla diğer adıyla Türk Gladio’su 1 Mayıs katliamını gerçekleştiriyor, Malatya, Maraş ve Çorum olaylarını tezgâhlıyor, DİSK başkanı Kemal Türker’in suikastına ve bir dizi provokasyona imza atıyordu. Yani ‘terörü’, darbeye gerekçe bulmak için tırmandıranlar, aslında bizzat darbeyi yapan güçlerdi. Açıktır ki darbe, ‘sükûnet, güvenlik, ülkenin bölünmesini önlemek’ falan için yapılmadı. TÜSİAD yöneticilerinin, “Bu güne kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde.” biçiminde yaptıkları açıklamalar ve cuntaya verdikleri açık destek darbenin kim için yapıldığını göstermişti. Bizi 146/1 den yargılayan mahkemeler bu maddeden asıl yargılanması gereken cuntacılara dokunmuyordu. Anayasayı ihlal eden, iktidarı silah zoruyla ele geçiren Kenan Evren ve çetesi hâlâ yargılanamıyor.
12 Eylül edebiyatı yapılarken, filmi çevrilirken, belgeseller hazırlanırken bu gerçekler ifade edilmeli değil mi? Sadece ‘Eve dönenler’i, değil, dönemeyenleri, öldürülenleri veya sağ kalsalar bile içeriden çıkınca sığınacak kimsesi olmayanları da anlatmak gerekmez mi? Benim günlüğümde anlattığım idealist gençler birer adsız kahraman değil midir? İdam edilenler, işkencehanelerde can verenler, sokaklarda yargısız infaza uğrayanlar, cezaevlerinde yaşlandırılanlar, sürgünde hayatlarını geçirmek zorunda kalanlar büyük çoğunluğun parçası değil midir?
12 Eylül mezaliminden kurtulanların bir bölümü Filistin’de savaştı, İsrail işgalinden sonra sağ kalanların ömrü ise sürgünde geçti. Ya cezaevlerinde her gün işkence görenler. Ölen ve öldürülenler. Onları kim anlatacak? Ve nasıl? O insanların birer rakamdan ibaret olmadığını, hayatta iken duyguları, özlemleri, heyecanları, sevdaları olan, yaşamayı bizim kadar hak eden insanlar olduğunu ne zaman anlayacak-anlatacağız. Yukarıda da söylediğim gibi, bir avuç insan yazıyor, çiziyor, belgesel hazırlıyor. Ancak sesleri duyulmuyor. Türkiye’nin hatta dünyanın tanıdığı yazar, şair ve sanatçıların büyük çoğunluğu bu konuya, darbeden sonraki on yıla, 1980–1990 arası döneme değinmiyor. Yok sayıyor. Değinenler de birkaç istatistikî bilgi verip sonra da ya topyekûn inkâr yolunu seçiyor ya da sadece solun yaptığı hataları anlatıyor. Yani ‘gibi’ yapıyor, gerçeğin çok küçük bölümünü, buzdağının görünen yüzünü gösteriyorlar. Darbe kurbanı insanları arka plan- aksesuar- meze olarak kullanmaya devam ediyorlar.
Demem o ki, bu ülke geçmişiyle hesaplaşmadığı, darbeciler yargılanmadığı, 12 Eylül tutsaklarının itibarları iade edilmediği, örneğin Ankara’nın ortasına darbe kurbanlarının anıtı dikilmediği sürece de kanamaya devam edecek.
IV
Bizim kuşak kendi acılarını ti’ye aldı. Bu anlamda kendi acıları yerine başkalarının acısını yansıttılar mektuplarında. ‘Biz iyiyiz’ dediler hep, ‘Biz iyiyiz’ dedik. Hücrede de olsak, savaşın içinde her an bir havan topuyla ölebileceğimizi de bilsek, dilsiz, pasaportsuz, parasız çırılçıplak ortada - arafta da kalsak, ‘İyiyiz’ dedik. Yaralı yanımızı gizleyip, gülerek pozlar verdik. Yazdığımız mektuplara da, Yolladığımız fotoğrafların arkasına da, ‘Biz iyiyiz, siz kendinize dikkat edin.’ diye not düştük.
Filistinli savaşçı kimliğiyle Kana, Sur, Seyda, Nebatiye ve Beyrut çevresinde Filistinlilerle birlikte sıcak savaşın içinde yaşadım. Ben ve büyük çoğunluğu bu gün yaşamayan yoldaşlarım kamplarda yani hayalet kasabalarda, dağ başlarında, sığınaklarda, portakal bahçelerinde, bataklıkta, akreplerin, yılanların, farelerin arasında Filistinlilerle birlikte kaldık. Sularını içtiğimiz, ekmeklerini yediğimiz Filistin halkının düşmanı, düşmanımız oldu, acıları acımız. Barış düşünü, sınıfsız, sınırsız, savaşsız bir dünya düşünü hep taze tutarak, bize, görüşlerimize en yakın bellediğimiz bir örgüt olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi saflarında, güney Lübnan’da İsrail’e, Said Haddad kuvvetlerine ve Falanjistlere karşı savaştık. (FHKC yanı sıra Demokratik cephe, El Fetih ve FKC saflarında da İsrail’e karşı savaşan Türkiyeli devrimciler vardı.)
İtiraf etmeliyim ki, Filistinlilere yönelik tüm şikâyet, yadırgama ve eleştirilerimize rağmen, kamplarda moral ve dayanışma vardı. Yatacak bir sığınak, sarınacağımız bir uyku tulumu ve yiyecek konservemiz vardı. Tuvalet, banyo, masa, sandalye, temiz yatak ve çarşaf da varsın olmasındı. En önemlisi özgürdük ve saygı görüyorduk. Haklı bir tarafta, mazlum Filistin halkının safında yer aldığımızı düşünüyorduk. 12 Eylül darbesinden sonra bu kez İsrail darbesi balyoz gibi inmişti üzerimize. Kamplar dağıtılmış, Filistinliler sürülmüş, biz de onlar gibi tekrar vatansız kalmıştık. Ülkeye dönme koşulları da yoktu. Duvarlarda, ‘aranıyor’ afişlerinde fotoğraflarımız henüz solmamıştı. Ülkeden her gün yeni yargısız infaz haberleri geliyordu. Günlüğe ek olarak yayınlanan mektuplarda da açıkça ifade edildiği gibi, umutsuz bir şekilde pasaport, para ve gidecek bir ülke arıyorduk. Örgütlü veya örgütsüz biçimde ülkeye kaçak dönmeyi deneyenler de kısa sürede yakalanıyordu. (Örneğin Günlükte adı geçen arkadaşlarımdan Ahmet Çolak sınırı geçip ülkeye adımını atar atmaz kurşuna dizilmiş, Semih Özbay sınır köylerinde yolunu kaybedip dağlarda donarak ölmüştü.)
V
Dikkat edilmesi gereken, 68 kuşağından Filistin kamplarına giden grup, bir program doğrultusunda Filistin kamplarında eğitim görmüş ve yüksek bir moralle ülkeye dönmüş, mücadeleyi yükseltmişti. (Cezayir, Vietnam, Angola, Mozambik ve Gine-Bissau’da anti-faşist, anti-kolonyalist mücadelelerin zaferi 68 isyanının küresel olduğunu gösteriyor ve tüm dünya devrimcilerine umut veriyordu. Sosyalist aydınlar bu gün olduğu gibi bir avuç değildi. 78’liler olarak adlandırılan kesim ise, -yakalanmayanlar ve öldürülmeyenler- 12 Eylül darbesinden sonra oralara, yani Filistin’e ve/veya Avrupa’ya savrulmuştu. Belirli bir program doğrultusunda, kısa süreli eğitim amacı ile yola çıkılmamış, cehennemden kaçılmıştı. Adı konulmamış ricat dönemiydi. Arkada bıraktığımız yoldaşlarımız öldürülüyor, işkence görüyor, zindanlara tıkılıyordu. İdamlar başlamış, ülke tam bir mezbahaneye dönüştürülmüştü. Yazılan ajitatif bildiriler, yeraltı yayınlarında yer alan direniş şiirleri, anma günlerinde okunan devrim antları bu gerçeği, 12 Eylül darbesinin yol açtığı fiziki ve psikolojik tahribatı yok saymamıza yetmiyordu.
Sonuç itibariyle bizden çok güçlü bir düşman karşısında arkadan vurulmuş ve dağılmıştık. Cezaevleri dolup taşıyordu. ‘Dağlar en son tutuklanır’ deyip, dağa çıkanların da bir süre sonra ‘çatışmada ölü ele geçirildi’ haberi geliyordu. Bu koşullarda ülkeden çıkan ve Lübnan’a geçebilenler kendilerini başka bir savaşın içinde bulmuşlar ve tarafsız kalınamayacağını bildiklerinden, Filistinlilerin safında yer almışlardı. Önceleri kısa sürede döneriz diyenler, ülkede koşulların giderek zorlaştığını, örgütlerin darbe üzerine darbe yediğini, dönenlerin de kısa sürede yakalandığını, öldürüldüğünü duyup psikolojik çöküntü yaşıyorlardı. (Ki hiç birimiz bu sürenin yirmi yıla uzayacağını, yani zaman aşımını beklemek zorunda kalacağımızı öngöremedik. Bu nedenle hep iğreti, geçicilik duygusuyla yaşadık.)
1982 Haziran İsrail çıkartmasından sonra ise bir kez daha, bu kez İsrail’den darbe yemiştik. Kafese konulan aslan ve kafese konulan serçeye dönüşmüştük. Üstelik serçe yönümüzü; zaaflarımızı, sevdalarımızı, en doğal insani istek ve özlemlerimizi de gizlemek zorunda hissediyorduk kendimizi.
Örgütleri darbe yiyen ya da şu veya bu nedenle örgütlerinden uzağa düşen Türkiyeli devrimciler, Lübnan ve Suriye’de kelimenin gerçek anlamıyla açlık sınırında yaşıyor, bir biçimde gitmeyi başaranlar da sahte pasaportlarını arkada kalanlara postalıyordu. (Örneğin bana annem Almanya üzerinden bir tanıdığın pasaportunu yollamıştı. Babam da bilet paramı. Hatta Beyrut’ta bilet almaya gittiğimde pasaporttaki yaşın büyüklüğü nedeniyle param yetmemiş, sonra dönüp pasaporttaki doğum tarihini çamaşır suyuyla silip değiştirmiş, yaşı küçültmüş, gençlik indiriminden yararlanmıştım.)
Sola büyük zarar veren ‘iç çatışmalar-örgütler arası çatışmalar’ yerini 12 Eylül faşizmine karşı ortak mücadele yöntemleri aramaya bırakmıştı. (Elbette münferit olumsuz örnekler de vardı. Ve onlar sürgünde bile devrimci mücadeleye zarar vermeye devam ediyorlardı. Artı herkesin bildiği gibi aynı anda birçok ülkeye çalışan casuslar orta-doğuda cirit atıyordu.) 12 Eylül sürgünleri her konuda dayanışıyordu. Ancak hepsi zor durumdaydı. En basit ihtiyaçların karşılanması bile zorlaşmıştı. İsrail işgalinden sonra barınma hatta bir lokma ekmek sorunu çözülemiyordu. Bana yollanan mektuplarda ‘Adem yoldaş üç günlük otel paramız kaldı, yakalanmayı, işkence ve idamı göze alarak ülkeye dönmekten başka çaremiz yok’ deniyordu.
Bir başka mektupta zarfın içine pul parası koymamın çok isabetli olduğu söyleniyor, 12 Eylüle ve İsrail’e lanet okunuyordu. Avrupa’ya çıkmayı başaran arkadaşlarımız da dilsiz, parasız, evsiz durumda mülteciliğin kahreden yüzüyle tanışıyorlar, arkada kalan arkadaşlarına yardım edememenin sancısını, vicdan azabını yaşıyorlardı.
Türkiye’de yapılan faşist propagandanın aksine bize, (hiçbir örgüte) ne Moskova’dan, ne Pekin’den, ne de Arnavutluk’tan para geliyordu. Yani ne 12 Eylül diktatörlerinin ve onları destekleyen işbirlikçi basının iddia ettiği gibi ‘terörist’ idik, ne de bir elimiz yağda, bir elimiz balda villalarda yaşıyorduk. Daha güzel bir dünya, daha güzel bir ülke yaratma ütopyasıyla yola çıkan delikanlılardık. Ancak yarı yolda yaralandık. Benim Filistin kamplarında yoldaşlarıma sık sık okuduğum, Nazım’ın ‘Salkım söğüt’ şiirinde betimlediği gibi yaralanmıştık.
‘Birden bire/ vurulmuş gibi/ kuş gibi kanadından/ yaralı bir atlı düştü atından/ bağırmadı/ gidenleri geri çağırmadı/ baktı yalnız dolu gözlerle/ uzaklaşan atların parıldayan nallarına…’
VI
Okuyucu açısından bir sorun olabileceğini düşündüğüm eksik parçalar üzerine çok düşündüm. Özetin özeti diyebileceğim, dipnotsuz, şimdi unuttuğum kodlarla tuttuğum günlükteki anlaşılmayan bölümleri nasıl çözecektim. Günlük 2 Nisan 1981’de ‘Şam’da son günümüz. Gidiş haberini saat 12.30’da Yermuk’ta kaldığımız okula getirdiler. Nihayet Lübnan’a doğru yola çıkacağız.’ diye başlıyordu. 12 Eylül faşist darbesinden nasıl sağ kurtulduk, nasıl pasaportsuz-kaçak Suriye’ye geldik, Şam’da Filistin Halk Kurtuluş Cephesi bürosunu nasıl bulduk, açıklama yoktu. Günlüğün ve mektupların tümü okununca parçalar birbirine bağlanıyordu tabi. Yine de bazı kodlu-özel bölümleri okuyucunun tahminine-yorumuna bırakmak zorundaydım. Her sayfaya dipnot düşmek, açıklamalar yapmak hem doğru olmazdı, hem de belleğim yetmiyordu. Ben de günlükteki bilgileri teyit etme-ettirme, bir tanık daha bulma ve eksiklilerin tamamlanması, parçaların birleştirilmesi amacıyla, savaşta birlikte olduğum sağ kalan arkadaşları aramaya başladım.
Dünyanın dört bir yanına dağılmıştık. Sadece ben değil, hemen hepimiz o zaman dilimini, acı anıları, ‘ejderha yılları’nı gömdüğümüzü sanmış ama yanılmıştık. Hiç olmadık yerde, zamanda o anlar-anılar fırlıyordu karanlıktan. Savaş uçakları, havan topları, kopan eller, ayaklar, ağıt yakan kadınlar, öksüz-yetim kalan çocuklar, cenazeler, cenazeler. İşte bir türlü silemediğimiz-yakamadığımız bu fotoğraf kareleri bizi alıp götürüyordu geçmişe.
Kimi zaman sevişmenin orta yerinde, bazen bir şiir okurken, bir söyleşide, bir çocuğun başını okşarken, bir feryat - çığlık saplanıyordu hançeremize, sadece bizim işittiğimiz.
Evet dediğim gibi eksik parçaları aramaya başladım. Yüzlerce fotoğrafımız vardı. Ama teker teker kayboldular.
Bir kısmını cinnet anında dengesini yitiren bir kadın imha etti. Bir kısmını ülkeye dönen arkadaşlar, polisin eline düşmesin diye kendi elleriyle yaktılar. Avrupaya çıkmayı başaran arkadaşlar da ‘terörist’ damgası yeyip, ülkeye iade edilebilirler kaygısıyla fotoğraflarını Lübnan ve Suriye’de bıraktılar.
Anımsıyorum 1983 yılında, Paris’te, Elena adlı Filistinlilerle dayanışma komitesinden İsviçre asıllı bir kadın, benim Filistin kamplarında çekildiğim iki fotoğrafımı istemişti, ben de vermiştim. Düşünememiştim o fotoğrafları çoğaltmayı. Nerede o şimdi. Yaşıyor mu? Gitsem çalsam kapısını. Fotoğraflarımı istesem.
VII
İsviçre’de Elena’yı bulamadım ama Adana’da yaşadığını bildiğim, günlükte adı geçen Cevat’ın (Mehmet Kırbaç) adresini buldum. Gittim kapısını çaldım. Ama heyhat geç kalmıştım. Birkaç ay önce beyin kanamasından ölmüştü. Üstelik benden gençti.
Günlükte adı geçen Zafer (H. İ. Özcan) yaşıyordu. Lübnan’dan döndükten sonra yakalanmış, tam 10 yıl cezaevinde kalmıştı. O dönemi anlatan bir roman yazmış, 15 -20 sayfayı İsa’ya, yani bana ayırmıştı. Ona İstanbul’da ulaştım, günlükten söz ettim, çok sevindi. Romanıyla günlüğümün çakıştığı bölümleri dipnotlarda gösterdim. ‘Ejderha Yılları’ndan yaptığım alıntılar, onunla yapacağım söyleşinin-tanıklığın yerini tuttu.
Hıdır (Garip Altan), Lübnan’dan Türkiye’ye dönmüş, yakalanmış, uzun yıllar cezaevinde kalmış, 1991’de şartlı tahliyeden yararlanıp çıkmıştı. Ortak arkadaşımız, Hıdır’ın mahpus arkadaşı Hilal Aydın’ın yardımıyla Ankara’da buldum onu. 25 yıl sonra ilk kez karşılaşmıştık.
Güney Lübnan’da ve Beyrut’ta uzun süre birlikte kaldığım, İbo (Ahmet Rende), İsrail işgalinden sonra Türkiye’ye geri dönerken yakalanmış, yıllarca hapis yatmıştı. Konuşmacı olarak davetli olduğum Antakya-Serinyol belediyesinin Dafne festivalinde 25 yıl sonra buluşmuştuk. Çok sıcak karşılamıştı beni. Bu kez dağ başlarında, yerde, çömelerek değil, Filistin kamplarından çok uzakta onun evinde, masada sıcak yemeğini yerken saatlerce söyleştik.
Filistin kamplarında kalırken bir saldırıda esir düşen arkadaşlarımdan Cihat-Süleyman Uçkum’u Antakya’da buldum. Onunla yaptığım söyleşi ile bilgilerimin sağlamasını yapıp bazı arkadaşların asıl isimlerini öğrenmiş oldum.
Beyrut’ta, bizim son anda kurtulduğumuz büyük patlamada yaralanan Güney’ci ressam- İsmail Yıldırım’la, Paris’te, ona ait resim-heykel atölyesinde söyleştim.
Beyrut’ta sık sık görüşüp sohbet ettiğim, 68 kuşağından, ömrünü devrimci mücadeleye adamış Şişko Bekir (Bekir Reyhan) Paris’te kalp krizi geçirmiş tedavi görüyordu. Onunla görüşmem bu nedenle gecikti.
Mithat’ın (Ali Üstün) izini sürdüm, Antakya’dan eski arkadaşlarımdan Gülperi aracılığıyla buldum onu. İsviçre’deydi, sevindi sesimi duyunca. Beni açık kollarla beklediğini söyledi ama konuyu açınca aynı sevinci göstermedi. Geçmişten, geçmişin acılarından, karabasanlardan kurtulmak istiyordu belki. Belki de tam kurtulduğunu sandığı bir sırada, bu konuyu gündeme getirmem onu üzmüştü. ‘Bırak Adem yoldaş’ dedi, ‘anılar orada kalsın’.
Lübnan’a ilk giden gruptan, bir yıl aynı kampta birlikte kaldığım Zekeriya- Özcan Memiş halen yaşıyordu. Ancak onun da elinde günlüğe katkı yapacak belge ve fotoğraf yoktu.
Lübnan’da kısa bir süre yollarımızın kesiştiği Kürt Hüseyin’de İsveç’teydi. Günlüğümü bulmadan 10 yıl önce Stockholm’e ziyaretine gitmiştim. Ama onu bu gün bulamıyordum. Elimde Lübnan’dan yazılmış mektupları vardı. Önemli bilgiler içerdiği için Kürt Hüseyin’in mektuplarını günlüğe aldım.
Güney Lübnan’da kısa bir süre aynı kampta birlikte kaldığım, günlüğün ilk sayfalarında adı geçen Mustafa’yı (Süleyman Miro) bulamadım.
İsrail işgalinden sağ kurtulup Paris’e, oradan da İsviçre’ye geçen ‘bisikletli Hüseyin’- Mustafa Taş’ı aradım. Bulamadım.
Manş denizini geçip Londra’da ‘Kel Sait’e ulaştım. Beyrut’ta birlikte yediğimiz humustan 27 yıl sonra, bu kez Londra’da bir İngiliz lokantasında yemek yedik, söyleştik. Ne yazık ki onda da Lübnan’dan fotoğraf yoktu. Yine de yararlı bir söyleşi oldu. Kel Sait İsrail işgalinden sonra Avrupa’ya gitmeme teknik yardımda bulunmuştu. Cebimde 10 Lübnan lirası ile yola çıkmıştım. Daha sonra o da terk etmişti Lübnan’ı. İngiltere’ye gelmiş, takılıp kalmıştı. Bazı davaları hâlâ zaman aşımına uğramamış, 27 yıldır ülkeye dönemiyordu. ‘Memleketin taşına, toprağına, denizine, dağına, beni tanıyan herkese selam söyle yoldaş’ dedi beni uğurlarken. Hâlâ ağlayabilmesine hayran oldum. Oysa çoğumuzun gözyaşı pınarı çoktan kurumuştu.
VIII
Dördüncüsü bu belgeselin hazırlanmasına yardımcı olmak, kişisel olarak bana yardım etmek sayılmazdı. Ölen-öldürülen arkadaşlarımıza karşı yapılması gereken geç kalmış bir ödevdi. Artı 12 Eylül’ü bilmeyen, birinci ağızdan dinlemeyen bizden sonraki kuşaklara da tarihi gerçekleri, -belgeler ve tanıklarla- sunup bir dönemin aydınlatılmasına hizmet etmekti.
Çalışmanın bu noktasında, sözünü ettiğim bu birkaç arkadaşın tavrı beni üzdü. Ama onları çabuk aştım. Kapısını çaldığım diğer arkadaşlarımın heyecanı, sıcaklığı, desteği; beni yeniden işimi yapmama, bu belgeseli hızla bitirip yayınlamaya teşvik etti. Söz konusu arkadaşlarımın (içlerinde devlet memuru olanlar da vardı, serbest çalışanlar da, esnaf, işçi ve işsiz olan da) kitapta adlarının geçmesinden onur duyacaklarını belirtmeleri beni sevindirdi.
Yorucu ve hüzünlü de olsa, bu gün yaşayan tanıklarla yaptığım söyleşiler, anılarımı tazelememe ve eksik parçaları birbirine eklememe yardımcı oldu. Böylelikle hem 12 Eylül cuntasının, hem İsrail’in, yani faşizmin ve siyonizmin saldırısına maruz kalmış, ‘Savaşın canlı tanıklarıyla söyleşiler’ gerçekleştirildi, hem de günlüğe dipnotlar ekleyebildim.
(Burada okuyucunun dikkatini çekmek istediğim bir konu var: Dipnotlar. Ben ve birçok okur elimizdeki kitapta dipnotlara dikkat etmeyiz, çoğu zaman da okumayız. Ancak bu kitapta dipnotlar sadece günlükte anlaşılmayan bölümleri açıklamakla kalmıyor, söyleşi yaptığım tanıkların ifadelerini de yansıtıyor. Bazı mektuplar ve isimler de dipnotlarda yer alıyor. Yani okuyucu dipnotları atladığı zaman kitabın yarısını okumamış olacaktır.)
VI
Okuyucunun dikkatini çekmek istediğim diğer konu: Söyleşi yaptığım, görüştüğüm, bilgilerine başvurduğum arkadaşlar, günlükte adı geçen, benim Lübnan’da kaldığım süre boyunca birlikte olduğum veya dönem dönem yollarımın kesiştiği insanlardır. Onlar ‘Filistin Günlüğü’nün, bir dönemin canlı tanıkları, ölen -öldürülen adsız kahramanların yoldaşlarıdır.
Kitapta adı geçmeyen, savaş esnasında karşılaşmadığım, tanışmadığım binlerce 12 Eylül sürgünü (Hemen her gelenekten, örgüt-parti-dergi çevresinden insan), Filistin kamplarında bizim yaşadıklarımızı yaşadılar. Destan yazdılar. Filistinlilerin arasında ‘Türkiyeli Devrimci’ adı saygıyla anılır oldu. Bu anlamda amacım medyatik olan isimlere, şu veya bu biçimde kamuoyunda tanınanlara sansasyon olsun, kitap satsın diye ulaşmak, onlarla söyleşi yapmak olmadı. Veya kimilerini bilinçli olarak dışarıda bırakmadım. Onların bazılarına bu kitapta yer vermememin nedeni: Lübnan’da kalmamış olmaları, elimde o dönemi (Filistin kamplarını ya da cezaevlerini) betimleyen mektup veya fotoğrafları olmamasıdır. Keza dikkat edilirse buraya kadar hiçbir örgütün adını vermedim. 12 Eylülden zarar gören tüm sol örgütleri ve tanıdıklarım nezdinde tüm öldürülen insanları kucaklamaya, anmaya çalıştım.
Elbette eksikliklerim olmuştur. Unutulmamalı ki ben profesyonel gazeteci değilim. İçeriden, ev halkından, biriyim. Geçmiş hataları sorgulayan, eleştiri-özeleştiri yapan ama solun parametrelerini unutmayan, yaşadığı ülkelerde ve diğer zulüm gören coğrafyalarda mazlum halkların yanında yer alan, Filistin halkının safında Siyonizme karşı savaştığından dolayı onur duyan, hâlâ sınıfsız-sınırsız bir dünya özlemi-umudu ve ütopyaları olan bir sıra neferi. Gerek cezaevlerinde, gerek Lübnan’da (bu gün bile) benzer koşulları yaşayan yüz binlerce insan gibi. Tek ayrıcalığım sağ kalmam ve elimde bir döneme ışık tutacak Filistin’de tuttuğum günlük, belgeler, fotoğraflar ve tarihi mektuplar olmasıdır. Bu ayrıcalığı paylaşmayı da -bedeli ne olursa olsun- bir görev bildim.
VII
Lübnan’da Filistin kamplarında tanıştığım, Ankara merkez kapalı cezaevinden firar eden, idam cezası onaylanan Kemal Ergin, 16 Nisan 1981’de Sur şehrine yakın Reşadiye kasabasında hemen yanı başımızda denizde boğulup ölmüştü. Ahmet Yiğenler, Özcan Memiş ve ben dalgalı denizde uzun süre cesedini aramıştık. Daha sonra Filistin’li balık adamlar çıkarmıştı cansız bedenini. Filistin kamplarında ilk kaybettiğimiz, arkasından ağladığımız devrimci olmuştu Kemal.
Aynı kamplarda birlikte kaldığım arkadaşlarımdan Sait-Ahmet Çolak Türkiye’ye girerken 1982 yılında sınırda kurşuna dizildi.
Lübnan’da sık sık ziyaretimize gelen ve günlükte adı geçen Şıh-Müntecep Kesici 1982’de öldürüldü.
İzin dönemlerinde ve ortak anma törenlerinde Lübnan’da tanıştığım, konukları olup aynı sofrayı paylaştığım İmam Ateş, Mustafa Çetiner 1982 İsrail işgali sırasında dövüşerek öldüler.
Hıdır-Selahattin Kaya, Vedat Erdal, Kuvvettin Külekçi, Süleyman Kılıç İsrail işgalinden sağ kurtuldular ancak 1983’te yine Filistin kamplarında bir saldırıda öldürüldüler.
Çocukluk arkadaşım Hanna Maptunoğlu, 1983’te Lübnan’da öldürülen yoldaşlarının cenazesini almaya giderken, bir İsrail bombardımanının neden olduğu trafik kazasında hayatını kaybetti.
Aylar boyunca kamplarda birlikte kaldığım Malik-Ali Saban, 1984’te İsrail saldırılarında katledildi.
Cafer- Cevdet Kılıç 1984’te Lübnan’da İsrail’e karşı savaşırken ani bir rahatsızlık sonucu hayatını kaybetti.
Lübnan’da tanıştığım Semih Özbay, 1984’te ülkeye Ahmet Rende ile kaçak girmeye çalışırken dağlarda yolunu kaybetmiş ve soğuktan donarak ölmüştü.
Filistin kamplarında tanıştığım, bir süre beraber olduğum Teğmen Ali- Cevat Saim Çelen işgalden sağ kurtulmuş, ancak 1984’te Bir İsrail saldırısında hayatını kaybetmişti.
O dönem sağ kalanlardan, Sami- Gökhan Saçın’ı, Faik- Semih Özal’ı ve altı ay kadar aynı kampta birlikte kaldığım Yusuf- Zihni Alan’ı aradım, ancak onların da 1990’larda öldürüldüğünü öğrendim.
Adana cezaevinden birlikte firar ettiğim, Lübnan’dan başlayan sürgün hayatım boyunca hep beraber olduğum Hasan- Ahmet Yiğenler, 20 yıl sonra ülkeye dönmüş, trafik kazasında güzeller güzeli iki çocuğuyla birlikte hayatını kaybetmişti.
Lübnan’dan Şam’a izine geldiğimde, birlikte sahte brendi ve Suriye rakısı içip söyleştiğimiz, Paris’te 16 metre karelik çatı katı odasında yokluğu paylaştığımız kadim dostum, sendikacı, 68 kuşağından Osman-Kazım Kırteke de Ahmet Yiğenler’le benzer kaderi paylaşmıştı. 18 yıl sürgünden sonra Türkiye’ye, oğlunu ikinci kez ziyarete giderken trafik kazasında ölmüştü.
Beyrut’ta tanıştığım, Şam’da evinde sıcak çayını içtiğim, İbrahim Seven birkaç yıl önce aramızdan ayrılmıştı.
Yine Beyrut’ta tanıştığım, Şam’da evinde bulgur pilavı ve konserve balığına ortak olduğum Alptekin-Koray Anger 1990’larda Paris’te sürgünde ölmüştü.
Lübnan’da tanıştığım Kel Hoca (ihtiyar) Mahmut Cinbolat, 2003’te Almanya’da sürgünde hayatını kaybetmişti.
Bir yıl kadar aynı kamplarda birlikte kaldığım cin Memet- Mehmet Kırbaç kısa bir süre önce Adana’da ani bir kriz sonucu hayatını kaybetmişti.
Nereden gelip, nereye gittiklerini bilemediğim Kirkor, Yaşar, Bağrı delik, Hasan, Haydar, Coşkun, Memet, Hilmi, aramızda yakın dostluk oluşan, aylarca aynı kampta birlikte kaldığım Faruk, Tufan, Ali, Murat, Filistin Cephesinde komutanlığa kadar yükselen Ebu Leyl, Şam’dan Hamburiye kampına birlikte giderken, dolmuşta istemeden yaptığım bir kavgada bana destek olan Memet, maceracı Cemil, Kenan, Filistin’li Süreya, Müezzin, Fuat Remzi, Mustafa, Irak’lı Nazmi ve diğer Kürt solundan arkadaşlar neredeydiler. Onların asıl isimlerini bile öğrenemedim.
(Asıl isimlerini bile öğrenemediğim, dünyanın dört bir yanına dağılan arkadaşlarım. Yoldaşlarım. Şimdi umut ediyorum ki, bu kitap size ulaşır ve sağ salim olanlarınız belki ses verir.)
Lübnan’da İsrail saldırısında hayatını kaybeden Arap, Kürt, Türk asıllı Türkiyeli devrimcilerin tam sayısını ve kimler olduğunu öğrenemedim. Bildiğim, tanıdığım, bizzat birlikte olduğum arkadaşlarımın isimlerini yazdım. Ancak Lübnan’da bizimle aynı dönemde, aynı neden ve amaçla Filistinlilerin safında yer alan insanların kararlılığına, inançlarına saygı duyduğumu belirtmeliyim. Onları tanımasam bile. Hangi örgütten-partiden olurlarsa olsunlar. Kitapta yer alan isimler, fotoğraflar bizzat birlikte olduğum, tanıdığım insanlara ait. Ama bu liste ne yazık ki çok daha uzun. 12 Eylül darbesinin katlettiği, sürgünde ölüme zorladığı binlerce devrimci adı sayılabilir. Benim amacım bu kitapta yer alan bir grup nezdinde tüm öldürülen, zindanlarda yıllarını geçiren, sürgünde yaşamak zorunda kalan insanları anmak. Gecikmiş bir görevi yerine getirmek.
VIII
Sonuç itibariyle, 12 Eylül darbesinden nicelik olarak küçük veya büyük, tüm sol örgütler-partiler zarar gördü. Bırakınız illegal örgütleri, demokratik kitle örgütleri, yasal yayın organları çalışanları, yasal parti yöneticileri, hatta sosyal demokrat ‘Barış Derneği’ yöneticileri bile işkence gördü, zindanlara tıkıldı, idamla yargılandı. Bu nedenle, daha önce de ifade ettiğim gibi, o dönemde hangi teşkilatın taraftarı olduğumu ve iç sorunlarımızı yazmadım.
Amacım A veya B örgütünü, partisini, gazetesini, liderini öne çıkartmak veya yermek olmadı. (Ki 12 Eylül öncesi faaliyet yürüten birçok örgüt de şu veya bu nedenle dağıldı, kendini fesh etti ya da ittifaklarla yeni örgütlenmelere gittiler. Yeni adlarla toparlanmaya çalıştılar. )
Savaş esnasında tanıştığım, birlikte olduğum o insanlar benim için Türkiyeli devrimcilerdi. Ölenler de hepimizin anması gereken kahramanlar. Düşmana karşı hepimiz aynı saftaydık. Birimiz ileride, diğerimiz geride değildik. Örgütler-liderler de öyle. Farklı geleneklerden, milliyetten, kökenden, bölgelerden gelen bizler, Lübnan’da aynı zor koşullarda ayakta kalma uğraşı veriyorduk. Ve enternasyonalist dayanışmaya gözümüzü kırpmadan girmiş, mazlum Filistin halkının haklı savaşında yerimizi almıştık. Savaş esnasında da hepimiz neferdik.
Ya ölenler ve öldürülenler: Bu çalışmayla onları anmış, yâd etmiş oluruz diye düşünüyorum. Onlar, Lübnan’da mezarları bile kaybolanlar. Meçhul asker anıtlarının kahramanları.
Ya savaştan sonraki süreçte, sürgünde aramızda para toplayarak, ülkeye bizden önce ceviz tabutlarla yolladığımız yoldaşlarımız.
Romantik savaşçılar. Dünyayı güzel eylemeye ant içenler.
Dünyayı güzel eyleyemedik belki ama her şeye rağmen çoğumuz güzel kaldık. Kimimizin ayağına çamur sıçradı, kimimizin cesedi bile gülümsüyordu…
Adil Okay 01. 03. 2008